Stratejik Hatalar ve Kaçınılmaz Harp

0
129

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Anadolu coğrafyası birçok ulusun hayalini kurduğu, birçok niteliğe sahip ender coğrafyalardan biridir. Hiçbir ülke bu denli stratejik bir derinliğe sahip değil. Sahip olduğu bunca nitelik Türkiye’nin laneti mi yoksa şansı mı? Diye düşünmeden edemediğimiz bir tarihi olaylar silsilesine sahip. Tarih burdan başlar, yazının icadı ile birlikte artık tarihte başlamıştır. İlk yerleşimlerin adresidir, aynı zamanda semavi dinlerden önceki inanç sistemlerinin yeşerdiği bir coğrafya. Konumu bu kadar önemli olan bir coğrafyaya hükmetmek kolay değil, bundan ötürü birçok medeniyetin kurulduğu ve sayısız devletin hayat bulduğu bir yer oldu, tarihin her evresinde Anadolu coğrafyası. Fakat öyle bir ulus var ki bu ulus bin yıldan fazladır bu toprakların tapusunu kimseye kaybetmemiş veyahut satmamıştır. Bu ulus ki Orta Asya’dan aldığı kökenlerini etno-genez olarak olmasa bile kültürel olarak korumuş ve hep geliştirmiştir. Bu ulusun boyundurluğu altında nice uluslar bulundu ve adil yönetiminden ötürü sadık kalıp, kaderlerini devam ettirdiler.

Türk Milleti, Anadolu’nun belkide yeryüzünde hayat son bulana kadar sahibi olacak tek milletidir. Hiçbir millet Türk Milleti kadar inatçı, güçlü ve teşkilatçı bir yapıya sahip değildir. Devlet tarihi olarak kesintilere uğrasa da asla etnik-kültürel ve teşkilatçılık tarihi olarak kesintiye uğramamış ve devletsiz kalmamış bir millettir. Bağımsızlık ateşinin ruhlarına derinlemesine işlediğini tarih bize saysız kez gösterdi. Bu uğurda sayısız can verdiler ama asla bağımsızlık değerlerini kaybetmediler.

Son dönemde Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmeler gerçekten kaygı vericidir. Özellikle küresel anlamda değişmeye/değişme aşamasında olan güç dengeleri, haliyle dünya siyasi haritasını da kaygı verici bir şekilde endişeye sevk ediyor. Kasıtlı bir şekilde geri bırakılan özellikle İslam ve Afrika ülkeleri bu endişe verici güç kaymasını derinden hissediyor. Burda salt küresel güçleri suçlamak abeste iştigal olur. Geri kalmışlık bu coğrafyaların kaderi değil, bizzat üzerinde yaşayan insanların tercihidir diyebiliriz. İslam’ın ileriliğinin yerine arabın kirlettiği ve sonrasında yarattığı başka bir İslam dininin etkisi ile toplumlar geriye gitti. Bu coğrafyanın kaderi dersek büyük bir hata etmiş oluruz. Çünkü bilime yön veren birçok medeniyet burda kuruldu ve bir su dalgası gibi merkezden çevreye doğru yayıldı. İşte kader dersek o dönemlerin toplumlarına büyük bir haksızlık etmiş oluruz. Afrika coğrafyasına gelirsek, buralarda yine dini ya da kültürel çeşitliliğinden ötürü geri kalmıştır diyebiliriz. Çeşitlilik kabileleri birbirinden ayırmış ve bu ayrımcılık o denli noktalara gelmiştir ki kabileler birbirlerini katlederken ölçüt olarak bazen kulağı büyük veyahut dudağı kalın gibi fiziksel farklılıkları ön planda tutarak gerçekleştirmiştir. Kabilelerin bu tür varyasyonlardan kaynaklanan ayrılıkları, onların hiçbir zaman bir millet olgusu altında toplanmasına engel oldu. Doğal olarak beyazların bu coğrafyayı rahat bir şekilde işgal edip, yerleşmeleri için bir engel kalmamıştı. Siz içeride birlik olamayıp, aynı coğrafyada yaşamanıza rağmen birbirinizi düşman olarak bellerseniz, dışarıdaki avcı için yem olmanız kaçınılmazdır.

Türkiye son dönemlerinde üst üste yapmış olduğu stratejik hatalardan ötürü ( 20 Mart 2003 ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ) çok kapsamlı bir ateş çemberinin içinde kaldı. Bunun farkında olmayan Türk halkı yakın zamanda gireceği yeni bir Kurtuluş Harbi ile ancak uyanabilecek. Yanlış hamlelerin gerekçeleri neydi? Bazı kimselerce bu coğrafyalardan toprak almak, bazılarınca ise ticareti canlandırmak adına imtiyazlar elde etmekti. Her ne gibi bir beklenti söz konusu olduysa bile anlaşılan o ki bu beklentilerin hiçbiri gerçekleşmediği gibi istikbalimizi tehlikeye atacak gelişmelerin yaşanmasına neden oldu. Ortadoğu çemberi uzun bir süre Türk egemenliğinde kalmış idi. Mısır’da Tolonoğulları’nın (868-905) iktidarı ile başlayan ve Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silindiği 1923’e kadar süren Türk egemenliği, bu coğrafya ile bağların hep diri kalmasını sağladı. Bundan dolayı Türklerin burdan hak iddaa etmesi son derece doğal bir durumdur. Peki burdan hak edecek tarihi geçmişe sahip olduğumuz kadar, Siyasi, Ekonomik ve Askeri olarak güçlü müyüz? Bu soruların cevabını net bir şekilde verdiğimiz taktirde zaten hak iddaa ettiğimiz yerleri tekrardan topraklarımıza katmak zor olmaz. Fakat net bir cevap veremiyorsak, dolaylı olarak burdan hak almak adına yanlış politikalar uygulamak ne kadar doğru olurdu? Dünya’da Güç eski zamanlardaki gibi salt askeri güce dayalı değil: ekonomik, siyasi ve bilime daha çok sahip olan ulusların güçlü olduğunu dolayısıyla Güç’e de sahip olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye bunların hangisine sahip? Şu pozisyonda hiçbirine sahip değil, eğer sahip olsaydı Amerikan ekonomisinin gribal enfeksiyon geçirip aksırmasından, sanki zatüre olmuş gibi yataklara düşmezdik. Bilimsel olarak bunlara sahip olsaydık, sanırım bugün teknolojik ürünleri ithal eden değil, ihraç eden olurduk. Siyasi olarak sözü dinlenen bir ülke konumunda yer alsaydık, Doğutürkistan’da katliama maruz kalan Türk kardeşlerimiz için kamuoyu oluşturabilir ve Çin’in bu vahşetini engelleyebilirdik. Bunları yapabildiğimizi gören veya duyan var mı? O Halde belirttiğimiz gibi Güç unsuruna ulaşmış koşullara sahip bir ülke değiliz. Peki bu durumda ne yapmalıyız? İktidar, Osmanlı Devleti’nin Hasta Adam ilan edildikten kısa bir süre önce izlemeye başladığı Denge Politikasını izlemeye çalışıyor, bunda pek başarılı oluyor mu? Bazen evet ama genel itibariyle hayır demek doğru olacak. Birçok kez ABD’nin doğal müttefiki gibi hareket ederek son derece yanlış politikalar izledi. ABD için hiçbir zaman daimi dost ya da düşman ülkeler olmadı, sadece dönemin konjöktürüne göre şekil alan bir ABD diplomatik ilişkileri söz konusu oldu. Mesela dünyanın herhangi bir yerinde yapılan askeri darbeleri demokrasiye karşı bir hareket olarak görebiliyorken, Venezuela’daki askeri teşebbüsü açık açık destekledi. Onlar için ABD’nin çıkarları dışında hiçbir şeyin değeri yoktur. Bugün de Türkiye onun için bir müttefikten ziyade kullanıp atacağı bir ülke konumundadır. Bu kullanıp atma işlemi Türkiye’yi tamamen ateş çemberi içine aldığı zaman yapacağı işlemdir. Sırasıyla Irak’ın ve Suriye’nin işgali ve buralarda kurduğu askeri üstler, buraların geçici işgal yerleri olmadığını, kalıcı işgaller olup daha ileri hamleler için kullanacağını göstermekte. İran hamlesi şu anda beklenen bir hamle fakat bunun zamanı ne zaman olur tam olarak bilinmez ama Venezuela’daki karışıklık bir nebze olsun zamanın biraz daha geç tarihlerde olacağı hakkında ip ucu vermekte. Aynı anda birçok yerde rahat hareket edecek güce henüz erişmiş değil bundan ötürü işgal etmek istediği yerlere tek tek yoğunlaşmaktan yana ya da bir yere yoğunlaşırken diğer tarafı da içeride güçsüz düşürmek adına, ekonomik yaptırımları, içerideki terör gruplarını ya da muhalif grupları desteklemek gibi yollar izlemektedir.

Türkiye bu değişken durum karşısında öncelikle ekonomisini güçlendirmelidir. Derhal Global şirketlerin ülke içersindeki aşırı serbestliğini engellemeli ve halkını tıpkı 1940’lardaki gibi yerli malı kullanımına teşvik etmelidir. çiftçi güçlendirilmeli, yerli üretimi mümkün kılacak yatırımları arttırmalıdır. Şu anlatamadığımız husus ülkenin kaderini tayin etmekte, gelişmişlik elin malını tüketerek değil, kendin üretip kullanarak ve bunu ülkelere ihraç ederek gelişmiş olursun. Aksi halde tüketici dolayısıyla kendini yok eden bakterilerden farksız olursun. Ortadoğu politikasını tekrardan gözden geçirmeli, Suriye’nin mevcut yönetim kadrosuna saygı göstermelidir aksi halde Suriye’de birkaç parçaya bölünecek ve bu en çok Türkiye için tehlike arz edecektir. Daha öncede 1776 Karanlık Yeryüzün’de Doğdu yazımızda belirttiğimiz gibi Ortadğu ülkelerinin siyasi olarak parçalanması en çok Türkiye için sorun teşkil edecektir. Bu bölünmüşlük ve siyasi istikrarsızlık terör örgütlerinin burda rahat yapılanmasına ve Türkiye’ye karşı yapacakları eylemler için merkezi üst görevi görecektir. Sadece tehlike bu terör örgütlerinin olması değil aynı zamanda bunların devlet olmasına ( Kuzey Irak’taki kürdistan uydu devleti gibi ) yol açacak ve zamanla bu devletlerin güçlenmesi neticesinde Türkiye’deki etnik uzantılarını da isyana tabii tutarak, büyük karışıklıklara sebebiyet verecektir. Teröristlerin faal bir devletinin olması artık onları uluslararası arenada terör örgütü statüsünde bırakmayıp, ülke olarak tanınmalarına neden olacaktır.

2003’den beri özellikle dış politikada izlemiş olduğumuz yanlış stratejilerden vazgeçip, ülkemizin menfaati ve istikbali için doğru adımları atmak zorundayız. Türk Milleti’nin Anadolu’daki belkide yeryüzündeki varlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin Güçlü olmasına bağlı. Bundan ötürü sadece ülke bütünlüğümüz için değil yeryüzündeki varlığımız için doğru işler yapmalıyız…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here