EKONOMİK İSTİKRARSIZLIĞIN TEMEL NEDENLERİ ÜZERİNE

0
561

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıl olan 29 Ekim 1923’ten itibaren günümüz 2016’sına gelene kadar ekonomik anlamda tam anlamıyla büyümesini gerçekleştirememiş, yer yer uygulanan ‘’başarısız ekonomi‘’ politikaları nedeni ile sürekli olarak geri bırakılmış bir ülke pozisyonuna düşürülmüştür. Bu geri kalmışlığın birçok unsuru olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nden kalan ‘’borçlar mirası‘’ da belli bir zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti için sırtında bir kambur teşkil etmiştir. Oysaki Türkiye Cumhuriyetinin vücut bulduğu Anadolu coğrafyası her bakımdan zengin bir coğrafya olup; tarımsal faaliyetler, sanayi faaliyetleri, turizm faaliyetleri ve ticaret için önemli sayılacak stratejik bir kavşakta yer almasına rağmen, ülkenin istenilen düzeyde ekonomik anlamda kalkınamaması gerçekten manidardır. Ya Türk Milleti olarak biz bu kalkınmayı yapacak niteliklere sahip değiliz ya da kasıtlı bir şekilde kalkınmamızın önüne set çeken görünmez eller bulunmakta.

 

Ülkenin ekonomik yetersizliği özellikle Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında görülen savaşların yıkıcı etkisi ve bunun sonucunda imzalanan, aleyhinde maddelerin dolu olduğu antlaşmalar nedeni ile gelişme gösterememiş ve bu dönemden kalan sorunlar neticesinde büyüme sağlayamamıştır. 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı Devleti, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın büyük devletleri için ‘’sömürü pazarı‘’ haline gelmiştir.

 

Balta Limanı Antlaşması ile birlikte yabancı malların ülkeye girişinde alınan vergi miktarının düşürülmesi karşısında, yerli malı, yabancı malların karşısında rekabet edemez hale gelmiş ve bir süre sonra yerli üretimi durma noktasına getirmiştir. Balta Limanı Antlaşması, bir nevi Osmanlı Devleti’nin iktisadi çöküşünün başlangıcı sayılır. İthalatın artması ile birlikte Osmanlı parası dışarı akmış, bunun yanı sıra ihracatın durma noktasına gelmesi ülkeyi ekonomik anlamda dışarıya bağımlı hale getirmiştir. Paranın sürekli dışarıya akması Osmanlı Devleti’nin sanayi yatırımlarını engellemiş ve bu gelişimin yetersiz olması siyasi anlamda da çöküşünü hızlandırmıştır. Çağın her anlamda gerisinde kalan Osmanlı Devleti, yeniliklere ayak uydurmak için yapmış olduğu reformlar neticesinde, devamlılığını sağlayacağı yerde çöküşünü hızlandırmıştır. Temel ihtiyaçlara cevap vermek yerine, günü birlik ihtiyaçlara yönelik yapılan reformlar yetersiz kalmıştır. Öyle ki Osmanlı Devleti 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış ve 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapılmıştır. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmiştir. Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık haline getiren Osmanlı Devleti, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874’te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı Devleti vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri’nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı. Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı Devleti, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı Devlet, 1879’da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881‘de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı Devleti mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı. Lozan Antlaşması ile Osmanlı Devleti’ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti. Bu borçlar, Devlet çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler ve Türkiye arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye’ye verilmiştir. Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954‘te ödedi bu dönemin sonunda; Fransa 1881’de Tunus‘u işgal etti, İngiltere 1869’da Süveyş Kanalı‘nın açılmasıyla daha da değerlenen Mısır‘ı uzak doğudaki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882 de işgal etti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908‘de Bosna-Hersek‘i topraklarına kattı, Girit halkı 1908’de Yunanistan‘a katıldığını açıkladı, Bulgaristan 1908’de bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu gelişmeler sermaye birikimini engellediği için özel sektör ve devletin yatırımlarını olumsuz yönde etkiledi. Sanayi yatırımlarının yetersiz olması ile birlikte Osmanlı Devleti ekonomik büyümeyi gerçekleştiremeyerek, siyasi varlığını da tehlikeye atıp, ilerleyen zamanlarda devletin ortadan kalkmasına neden oldu. Aynı zamanda kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti için ekonomik olarak borçlar yığınından başka bir şey bırakmadı.

 

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’te zor şartlar altında kurulmuş, özellikle iktisadi anlamda sıkıntılar yaşamıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere temel nedenleri Osmanlı’nın son dönemlerinden kalan sıkıntılar olup, Kurtuluş Savaşı ile de maddi güçlükler çekmiştir. Bundan sonraki aşamalarda kurucu hükümetin yaptığı ilk icraatlar ekonomiyi canlandırmak adına, devlet destekli kurumların, fabrikaların, sanayi tesislerinin açılmasına yönelik çalışmalar yapılmış. Bu doğrultuda bankalar açılarak, tarım ile uğraşanlara krediler sağlanmış aynı şekilde hayvancılık desteklenmiştir. Özel sermaye yetersiz olduğu için devlet kendi eli ile bir zenginler grubu oluşturarak, bu kesimin devletin yetişemediği yerlerde aktif bir şekilde ekonomiyi güçlendirmek adına kurumlar açmasını sağlamıştır. 1929 ekonomik krizine kadar kısmen de olsa ekonomi gelişme göstermiş. Kriz ile birlikte Türkiye’nin ihracatı büyük bir darbe almıştır. Özellikle buğday ve tahıl mahsullerinin ihracatı durma noktasına gelmiş, durumun bu şekilde seyir etmesi devletin ekonomiye müdahale ederek, kayıpların en aza indirgenmesi ve bazı tedbirlerin alınmasına neden olmuştur.

 

1930’lu yıllarda ülkemizde sermaye birikimimizin halen çok cılız olması, devletin özel sektöre sağladığı desteğe rağmen ekonomide istenen sonuçların elde edilmemiş olması; üstelik özel sektöre sağlanan hakların ve desteğin istismar edilmesi ve yolsuzluk söylentilerinin yaygınlaşması; Lozan Antlaşmasının bazı hükümlerinin istenildiği gibi gümrük politikasının izlenmesine imkân vermemesi ve Osmanlı Devleti’nden miras kalan borçların ödenmesine 1928 yılından itibaren başlanmış olmasının ekonomiye getirdiği külfet, Türkiye Cumhuriyetinin ekonomide devletçi politikalara yöneliminin iç nedenlerini oluşturmaktadır. Ayrıca 1929 yılında Lozan Antlaşmasının gümrüklerle ilgili kısıtlayıcı maddelerinin hükümsüz hale gelmesiyle yerli sanayinin korunması imkânını da doğmuş olduğu da ifade edilmelidir.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın izlediği politikalar sayesinde Cumhuriyetin ilk on yılında sanayileşme ve tarım da makineleşme, ekonomiyi güçlendirmiş, devletin gelirlerini arttırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’dan sonra sırasıyla gelen liderler, onun gibi ülkeyi kalkındıramamış ve bu büyümeyi istikrarlı bir şekilde sürdürememişlerdir. Şartların ve zamanın getirdiği olumsuz koşulların yanı sıra izlenilen yanlış politikalar buna sebebiyet vermiştir. İkinci Dünya savaşının patlak vermesi ile birlikte ekonomik kriz ve savaş olasılığı tüm dünya ülkelerini yakından etkilediği gibi Türkiye’de bu durumdan kaçamamış ve son derece olumsuz bir şekilde etkilerini hissetmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar uygulanmış ve birinci beş yıllık kalkınma planı devletin gelirlerini arttırmış, Türkiye tarım ülkesi olmanın yanında hızlı bir sanayileşme ile bu sektöründe içine girerek, ekonomisini bir tık ileri taşımıştır. Fakat belirttiğimiz üzere İkinci Dünya savaşı başta, ikinci beş yıllık kalkınma planı olmak üzere daha önce yapılan ekonomik etkinliklerinde durma noktasına gelmesinin nedenleri arasında gösterilebilir. Savaşa girme olasılığımıza karşılık özellikle üretici kesimin silah altına alınması, tarımsal üretimi azaltmış, askeri harcamaların artması, savunmaya ayrılan bütçenin artması, devletin üzerine ağır bir külfet olarak binmiştir. 1939-1946 yılları arası dünya ekonomisinin durma noktasına geldiği, sadece askeri harcamaların ön planda tutulduğu bir zamandır. Dönemi en iyi şekilde geçiren devlet ABD’dir. Savaşın ABD kıtasında yaşanmaması ve tahribatın Avrupa ve Asya kıtası ile sınırlı kalması, ABD’deki üretimin aksamadan devam etmesini sürdürmüştür. Savaşa katılmayan ülkelerin bile her an savaşa girme olasılıkları, bu ülkelerin savunmaya yönelik harcamalar yaparak ekonomide küçülmeye gitmelerine, sadece temel ihtiyaçların üretilmesine neden olmuştur. Türkiye bu dönemde hammadde ihracatı yaparak ekonomik küçülmeyi kısmen durdurmaya çalışmıştır. Almanya’ya krom madeni ihracatını yapması, savaş sonrası dönemde ABD ve diğer müttefik devletlerinin tepkisine neden olmuş, bir yaptırımın olabileceği de söz konusu olmuştur. Yaptırımı engelleyen ise Sovyet korkusu idi. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin savaş sonrası dönemde Sovyetlerin yayılmasına karşılık, saflarını kuvvetlendirmek, Sovyetlerin Akdeniz’e inmelerini engellemek için Türkiye’ye ambargo uygulamak, bir yana saflarına dâhil etmek için birtakım çabalar göstermişlerdir.

 

Sovyet yayılmasına karşılık ABD başkanı Truman’ın kendi ismi ile anılacak olan Truman Doktrini ile Avrupa ülkelerine ve bazı Asya ülkelerine maddi yardımlar yapılması öngörülmüştür. Truman Doktrinin Avrupa ülkelerine ve Türkiye’ye yansıması Marshall yardımıdır. Marshall yardımı kısaca şöyle tanımlanabilir: Bu yardımı almak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini ön görüyordu. Türkiye dâhil 16 Avrupa ülkesinin üyeleri 22 Eylül’de Amerika’ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladılar. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948’de Dış Yardım Kanunu’nu çıkardı. İşte asıl tehlike burada başlıyordu, Türkiye bu yardımlara karşılık ABD’nin sunmuş olduğu bazı şartları kabul etmek zorundaydı. Ülkenin yönetiminde bulunan Menderes Hükümeti kısmen de olsa bu şartları kabul etmiştir. ABD’ne ait olan Global şirketler için Pazar arayışı içersine girmiş bu kapsamda SSCB’nin yayılması da bahane edilerek, Avrupa’da, Asya’da ve Orta Doğu’da yer alan ülkelere maddi yardımlarda bulunup, şirketlerini bu pazarlara dâhil etmiştir. 1950-1960 arasında Türkiye hızlı bir ekonomik büyüme sürecine girmiş, bu büyüme özellikle Marshall yardımı ve dışarıdan alınan borçlar sayesinde olmuştur. Fakat alınan borçlar doğru şekilde kullanılmamış adeta tüketim ekonomisine hizmet etmek için harcanmalar yapılmıştır. Ülke de açılan fabrikalar, sanayi tesisleri yabancı şirketlerin girişimi ile gerçekleşmiştir. Türkiye’nin cumhuriyet döneminde kurduğu bazı tesisler geri kaldığı öne sürülerek kapatılmış, yerlerine yabancı şirketlerin açmış olduğu tesisler kurulmuştur. Bu şekilde Türkiye’ye yerleşmeye başlayan yabancı şirketler, ülkenin dövizini dışarı aktarmış, ülkenin üretimi azaldığı için cari açık sürekli artmıştır. ABD merkezli bankalarında Türkiye’ye girmesiyle birlikte faiz oranı yüksek miktarlarda krediler halka verilerek, halkı borçlu duruma getirip, sermaye birikiminin önüne geçilmiştir. Sermaye cılızlığı Cumhuriyet’ten sonra da devam etmiş, böylelikle yerli sanayinin geliştirilmesi gerçekleştirilememiştir. Ağır sanayi hamlelerinin yerine bu dönemde yollar yapmak, tüketime sevk edecek kurumları açmak ülkenin çıkabilecek olan herhangi bir ekonomik krizde sallanmasına yol açmıştır.

 

1950’den sonra ekonomik alanda görülen uygulamalar, hiç de yapılacağı söylenenlere uygun olmadı. Ekonomik siyasetteki değişmelerin hiçbiri anlamlı ve önemli değildi. 1950’den sonra, ‘liberal’ diye nitelendirilen siyaset iki nedenle 1930-1946 döneminde “devletçi” diye nitelendirilen uygulamalarla temelde aynıydı. İlk olarak 1930’dan sonra uygulanan “devletçi” siyaset kapsamlı bir planlama ile yönetilecek “kolektivist” bir ekonomiyi öngörmekteydiTam tersine bu devletçiliğin ardında yatan temel fikir, özel girişimcilerin yatırım yapmadıkları alanlara yatırım yaparak özel kesimin eksikliklerini tamamlamak amacına yönelikti. İkinci olarak 1950’den sonra uygulanan “liberal” siyaset öne sürüldüğü kadar “liberal” değildi. “Liberal” olmaktan çok “müdahaleci” bir nitelik taşıyordu. Her ne kadar resmen yâdsınmışsa da, devletçilik, Demokrat Parti Hükümeti zamanında da sürdürüldü. Bu sürdürme, seçim zamanlarında devletçiliğin suçlanmasına ve özel girişimciliğin resmen yerine konmasına karşın gerçekleşti. Bu belirtilen gerçekler, her iki dönemi de yaşayarak gözleme fırsatı bulmuş bir Türk yazar tarafından da belirtilmiştir: “Menderes’in kendinden evvelki devrin iktisadi vasfıyla, Demokrat Parti devrinin iktisadi yapısı arasında da aslında bir fark yoktur. Her iki devirde de temel yapı bakımından, kapitalizme dönük karma ekonomi nizami’dir. İki dönem arasında yalnız temel uygulamalar değil, aynı zamanda bu uygulamalardan sorumlu olan kişilerde aynı kalmıştır. Örneğin, devletçilik döneminde, özel girişim kesimine kimi kısıtlamalar getiren “sürprodüksiyon Nizamnamesi”nden sorumlu olan Celal Bayar Demokrat Parti’nin kurucuları arasındaydı ve 1950-160 yılları arasında Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Kamu kesiminin imalat sanayindeki katma değer payı 1955 sonuna kadar % 50’nin üzerindedir. Aynı dönem içinde, sabit sermaye yatırımları içinde kamunun payı, 1951’den sonra biraz azalarak 1954’e kadar % 50’nin altında kalmış, sonra yeni ekonomik kararların alındığı ve bu arada Türk Parasının değerinin düşürüldüğü 1958 yılına kadar % 50’nin üzerindeki durumunu sürdürmüştür. Yeni hükümetin yönetimi altında, devletin ekonomik etkinlikleri içindeki rolünün fazla bir değişiklik göstermediği açıktır. Demokrat Partinin Parti ve Hükümet Programlarında tersinin öne sürülmesine karşın, kamu kesimi üzerinde öncü ve egemen durumunu korumuştur. Aslında, özel kesimin “kendi kendine yeterli” bir ekonomik düzeye erişmediği Türk Ekonomisi bölümünden devletin bu ekonomik etkinlikleri hiç de “görülmemiş” değildi. Temel ekonomik anlayış ve uygulama değişmemiş olmakla birlikte, hiç kuşkusuz, Demokrat Parti yönetimi altında kimi yeni gelişmeler gerçekleştirilmiştir. İlk değişikliklerden biri, planlama anlayışının bütünüyle yadsınması oldu. DP hükümetinin ilk yıllarında, 1947 Planı’nın genel ilkelerine göre uygulamalar yapılmakla birlikte artık “plansız” dönem başlamıştı. Devletin büyük ölçüdeki ekonomik etkinlikleri sürdürülürken, Batılı kapitalist ekonomilerde uygulanan “liberal planlama” anlayışı bile kabul edilmiyordu. Bu durumda ekonomi, hükümetin aldığı günlük ekonomik kararlarla, özel girişimin “doğal” eğilimlerine göre biçimleniyordu. Ekonomi üzerinde önemli etkileri olan bu iki öğe ise, her zaman tam bir uyuşum içinde değildi.

 

Sonuç olarak 1950-1960 döneminin makro ekonomi yönetimini kısaca özetlemek mümkün değil. Özel girişimi teşvik edip, KİT’leri özel kesime devredeceğine söz vererek iktidara gelen DP hükümeti döneminde KİT’lerin payı 1950’de sanayi üretiminin % 37’sinden, 1960’da % 48’e yükseldi; kamu yatırımlarının toplam yatırımlardaki payı % 38’den % 50’ye çıktı; devletin özel kesim üzerindeki kontrol ve denetimleri savaş yıllarını aratacak düzeye yükseldi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Türkiye borçlarını ödeyemez, en basit ilaç ve hammadde gereksinimlerini karşılayacak dövizi veya dış krediyi karşılayamaz hale geldi. Belki bütün bunlardan daha önemlisi demokratik deneyimin ilk yılları herkes için düş kırıklığıyla kapandı. 1950’lerin ilk birkaç yılında ülkenin karşısına çıkan büyük şans ve büyük bekleyişler israf edildi. O zamanlar ekonominin en önemli kesimi olan tarımda gerçekleştirilen hızlı ve bilinçsiz makineleşme ve bunun yarattığı kırsal işsizlik, yıllarca Türk ekonomisi üzerinde karabasan gibi bir yük teşkil eden ölçüsüz şehirleşme ve şehirlerin köyleşmesi sonucunu doğurmuştur.

 

Dönem ekonomisi tamamen şansa bırakılmış, alınan krediler sorumsuzca harcanmış ve yapılan yatırımlar günü kurtarmaya yönelik olduğu için kısa süreli ekonomik şişkinlik yaratmıştır. İçi boş bir balon gibi şişen ekonomi kısa sürede patlamış ve gerisinde büyük bir enkaz bırakmıştır. AP hükümetinden sonra yönetime gelen birçok hükümette hemen hemen aynı politikaları izlediği için Türkiye Cumhuriyeti iktisadi anlamda kalkınmayı gerçekleştiremeyerek, geri kalmış ya da gelişmekte olan bir ülke konumundan kurtulamamış ve olası bir ekonomik krizde sancılarını çok derinden hissederek, halkın yoksullaşmasını engelleyememiştir.

 

KİT’lerin özelleştirilmesi fikri büyük oranda yanlış bir uygulamadır, devlete sürekli gelir getiren kurumların özelleşmesi uzun vadede devletin gelirlerini baltalamak ile eş değerdir. KİT’lerin zarar etmesinin önüne geçmek için alınması gereken tedbirleri uygulamak yerine içinde bulunduğu dönemi kurtarmak için satılığa çıkarmak, Devleti ekonomik olarak güçsüz hale getirmekten başka bir şey değildir. Bu misal şuna benzer; Kolumda ve bacağımda yaralar mevcuttur, bu yaraları iyileştirmek yerine kolumu ve bacağımı tamamen kesiyorum, böylelikle tüm işlevimi yitirip aciz bir duruma düşüyorum. Kamu kurumlarına alımlarda nitelik ve nicelik gözetmeksizin adam kayırma, torpil ile alınan ve norm fazlası olan binlerce kişinin Kamu Kurumunun zarar etmesinin en temel nedenlerinden biridir. Kurumlar kendi işçisini, memurunu ihtiyacına göre aldığı takdirde bu kurumlar zarar etmek yerine kar edecektir. Oysaki ülkemizde tam tersi bir durum söz konusudur, yüz kişinin çalışabileceği yere Devlet binlerce kişi alarak, bu kurumun işlevini yitirmesine neden olduğu gibi fazladan çıkan maaş masrafı ve diğer masraflar neticesinde, kurumun zarar etmesine neden oluyor. Gelişen teknolojiye ayak uydurmak seri üretimi de mümkün kılacak, zamandan ve enerjiden tasarrufu sağlayacaktır. Temelde ahlaki bir sorun yaşamaktayız, millet olarak. Kurumlarda çalışan veya başında bulunan kişilerin kendilerini, yakınlarını, dostlarını, partililerini düşünmesi hem haksız yere işe girmelerin önünü açarken hem de norm fazlası çalışanlar yüzünden KİT’ler sürekli zarar etmektedir. Kurumların denetlenmesi sıkılaştırılırsa, rüşvetin önüne geçilirse, işe alımlarda nitelik ve nicelik gözetilirse, ahlaki eylemleri tam anlamıyla kavrarsak, kurumlarımız zarar etmez aksine kar ederler. Dünya’nın neresinde görülmüş, üreten kurumların zarar ettiği? Türkiye bunun ender örneklerindendir. Muazzam bir coğrafyada birçok zenginliğin bulunduğu ve aynı şekilde birçok ülke tarafından gıpta ile seyredilen Türkiye’nin kendi kendini ekonomik yönde baltalaması gerçekten büyük bir başarısızlık olarak Dünya tarihine geçecektir. Gelecek nesiller bu tür imkânlara sahip bir ülkenin ‘’Neden atalarımız bu kadar aciz kaldı?‘’ sorusunu soracaklar ve izlenilen yanlış politikaların, geri kalmışlığın temel nedeni olduğunu göreceklerdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkım ile çıkan iki ülke; Almanya ve Japonya’nın birçok alanda dünya da öncü olması ve gelişmiş teknolojilere sahip olması, gelecek nesillerimizi diğer bir sorunun sorulmasına itecektir. ‘’Neden bu iki ülke savaştan yenik çıkmasına rağmen kalkınabildiler? Aynı dönemde savaşta olmayan Türkiye neden geri kaldı?‘’

 

Yer altı ve yer üstü zenginliklerimizi kullanamamış olmamız gelişimimizi engelleyip, bizi bağımlı bir ülke durumuna getirmiştir. Çıkarılan madenleri işleyecek teknolojiye sahip değiliz, ithal ettiğimiz ürünler tüketim ürünleri olduğu için geleceğimiz için herhangi bir fayda sağlamadığı gibi paranın dışa akması, zamanla ülkeyi ekonomik krize sürükleyecektir. Oysaki madenlerimizi işleyebilecek teknolojileri ithal etsek ya da üniversitelerimizin mühendislik başta olmak üzere fen bilimlerine önem vererek buradan yetişecek nesillerin, bu tür teknolojilerin teknik alt yapısını oluşturup, üretimini sağlayabiliriz. Böylelikle dışarıya ham madde olarak sattığımız madenlerin ikincil ve üçüncül ürün olarak işlenmişini almak yerine kendimiz bu ürünleri ikincil ve üçüncül ürün olarak üretip, hem kendi ihtiyaçlarımızı karşılarız hem de fazlasını ihraç ederek, ülkenin refahını yükseltebiliriz. Ayrıca özel sektörün özellikle yabancı şirketlere ait olanlarından vergi oranlarını yükselterek, onların ticaretini kısıtladığımız gibi ulusal paramızın dışarıya akmasını engelleyip, yerli şirketlerimizin de rekabet etmelerini kolaylaştırıp, sermaye birikimin sağlayabiliriz. Devlet herkesten eşit oranda vergi almamalıdır, gelirlerine göre vergi oranları belirleyip, buna göre tahsilât yapmalıdır. Ülke halkının refahını arttırmanın en önemli yolu asgari ücrete gerekli miktarlarda zamlar yapılmalı, bunun için Devlet TÜSİAD gibi zenginler kulübünden izin almamalıdır. Devlet’in karşısında güçlü bir yapıya sahip olan bu tür kuruluşlara mensup kişilerin, siyasi anlamda ülkeyi her an istikrarsız bir yola sürükleyeceği kesindir. Unutulmamalı ki tarihimizde yaşamış olduğumuz, Devleti yönetenlerin aciz bir duruma düştüğü sahneler milletimizin hafızasına kazınmış ve asla da silinmeyecek izler bırakmış olaylar mevcuttur. Başbakan Mesut Yılmaz’ın, Aydın Doğan’ın malikânesine gidip, Devlet için ‘’borç para‘’ talep etmesi ve bu tutum karşısında Aydın Doğan’ın hükümet gıyabında Devletimize karşı sergilemiş olduğu tavır asla unutulmamalı ve böyle bir duruma fırsat vermemek için zenginlerden yüksek miktarlarda vergiler alınmalıdır. Kişilerin veyahut kuruluşların Devleti bu denli tehdit eder bir pozisyona gelmesinin en büyük nedeni yine hükümetlerin izlemiş olduğu aciz politikalarda yatmaktadır. Liberal ekonomi Türkiye Cumhuriyeti Devletini aciz bir duruma itmekte, Devlet zengin olmalıdır bunun içinde kurumlarını sıkı bir şekilde denetlemeli, sanayi, ticarete, tarıma, hayvancılığa, turizme ve eğitime yatırımlar yapmalıdır. Devletin zengin olması halkına; Eğitim, Sosyal refah, her türlü imkâna halkın erişebilirliğini artıracak bu tür olguların yerleşmesi zamanla eğitime yansıyacak, yansıma neticesinde sağlam karakterleri bireylerin yetişmesi sağlanacaktır. Günümüzde izlenen politikanın; Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiler’in izlemiş olduğu politikalardan pek bir farkı yoktur. Şişen bir tüketim ekonomisi söz konusu olduğu için her krizde ülke halkı olarak bunu derinden hissetmekteyiz. Krizlerin halka yansımasının en büyük göstergeleri; Enflasyonun yükselmesi, Temel ihtiyaç ürünlerine gelen zamlar, Maaşların sabit kalması, İşsizlik oranın yükselmesi, Vergilerin yükseltilmesi, Kamu kurumlarına memur alımlarının durdurulması gibi birçok olumsuz senaryonun yaşanması krizin halka yansımasıdır. İzlenilen politikalar kısa vadeli ‘’günü kurtarma‘’ politikalarıdır. Kamu kurumlarının satılması, yapılanların, yap-işlet metodu ile uzun vadeli kiralanması dönemi gelecek olan sıcak para ile kurtarmaktan başka bir şey değildir. Bu politika uzun vadede gelirlerin, yabancı veyahut özel sektöre aktarılması demektir. Ayrıca günü kurtarmak için kiralanan veya satılan kurumların 49 yıllık gelirleri neye göre hesaplanmış ve geçecek olan süreçte, döviz kurundaki dalgalanmalar, nüfus artışına bağlı olarak tüketim miktarı gibi faktörlerin neye göre hesaplandığı kamuoyuna açıklanmalıdır. 2016’daki nüfus ile 2065’deki nüfus miktarı aynı olmayacağı gibi döviz kurları da sabit kalmayacak, petrol varil fiyatları farklı olacaktır. Bu tür kombinasyonlar hesaplandığında Türkiye Cumhuriyeti kiraladığı veyahut sattığı; kurumlar, yollar ve köprülerden çok büyük bir miktarda zarar etmiş olacaktır. Özel sektör devletin yarı kontrolünde olmalıdır, özel kolejler veyahut vakıf üniversiteleri gibi saçmalıklara son verilmelidir. Eğer Devleti yöneten hükümetler halkını daha doğrusu ‘’zengin bir azınlığı‘’ özel okullara teşvik ediyorsa bilin ki kendi eğitim sistemi sınıfta kalmış ya da kendi öğretmenlerine güvenmeyecek kadar aciz bir duruş sergiliyordur. Senede 60 ile 100 bin tl arası vakıf üniversitelerine ve kolejlere para verebilecek durumda aileler var ise bu miktarları devlet vergi olarak almalı, kendi okullarını geliştirerek herkese eşit eğitim hakkı tanımalıdır.

 

-Ağır sanayi hamleleri yapılmalıdır

-Vergiler eşit değil, gelire göre yüksek miktarlarda alınmalıdır

 

-Eğitim eşit koşullarda sağlanmalıdır

 

-Fen bilimleri, Mühendislik fakülteleri ve Sosyal Bilimlere gereken önem verilmelidir

 

-Devlet denetimleri sıkılaştırmalı, rüşvet ve yolsuzluğun önüne geçmelidir

 

-Eğitim temelden sağlam verilmeli, teoride verilen eğitim pratiğe geçirilmeli, sistem ikide bir değiştirilmemeli, örnek alınacaksa savaştan silinmiş olarak çıkan ve yapmış olduğu hamlelerle kademe kademe dünya ekonomisinde ve siyasetinde söz sahibi olan iki ülke örnek alınmalıdır; Almanya, Japonya

 

-Türk Milleti özüne dönmeli, ahlaki değerlerini ve milli manevi değerlerini koruyarak dünyanın gelişmiş ülkelerinden, teknik ve kültürel unsurlar edinmelidir.

 

-Tür Milleti azimli bir şekilde çalışmalı, tembelliği, kurnazlık adı altında yapılan üçkağıtçılığı bırakmalıdır.

 

 

KAYNAKÇA

Emre Kongar Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, 2. Baskı

Birgül A. Güler, “Yönetimde Özerklik Sorunu: Duyunu Umumiyei Osmanlı Meclisi İdaresi 1881-1948”, Memleket Siyaset-Yönetim Dergisi, Mayıs 2006, s.97-119.

Mehmet Çağlayan Özkurt, “Düyun-u Umumiye İstanbul Merkez Binası’nın Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı Bağlamında Değerlendirilmesi” Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2005.

Erdem Demir, Düyun-u Umumiye İSTANBUL Merkez Binasi’nin Tazminat Sonrası Osmanlıca Tasfiyesi’

 

Toprak, Zafer ‘’Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918’’ Yurt Yayınları 1982 Ankara

 

İsmail Cem ‘’Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’’ Cem Yayınevi 1970

Doğan Avcıoğlu ‘’Türkiye’nin Düzeni- Dünü Bugünü’’ Cem Yayınevi 1973

 

Osman Okyar ‘’A New Look at the Problem of Economics Growth in the Ottoman Empire 1800-1914’’ The Journal of European History ,1987

 

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Y. 2004, C.9, S.1, s. 43-62

Doç. Dr. Hüseyin Akyıldız, Doç. Dr. Ömer Eroğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here